Yeni İşyeri Hekimleri Yönetmeliği: Durum Değerlendirmesi

Dördüncü iş yasamız bu (3008, 931, 1475 sayılı yasalardan sonra). Tüm iş yasalarımız da büyük tartışmalara yol açmıştır. Tıpkı IV.İş Yasamız gibi. İçinde yaşanılan dönemin koşullarından ve güçler dengesinden soyutlanamayacak olan her yasa gibi IV.İş Yasası da, küreselleşmenin rüzgarını taşımaktadır.

Yasa’nın 81.maddesi işyeri hekimliği uygulaması ile ilgilidir.

Türkiye’de işyeri hekimliği uygulamasının geçmişi, 1930 yılındaki Genel Sağlığı Koruma Yasası’na dayanır. Her ne kadar Osmanlı İmparatorluğu döneminde madenlerde, demiryollarında vb işyeri hekimleri varsa da, bu hem nicelik ve hem de yüklenen yetki-sorumluluklar açısından sınırlıydı. 1930-1945 döneminde özellikle büyük ölçekli işyerlerini oluşturan kamu iktisadi kuruluşlarında (Paşabahçe, SEKA, MKE, TCDD, Sümerbank vs) koruyucu-tedavi edici hizmetleri birlikte götüren çok sayıda işyeri görev almıştır. 1945 yılında SSK’nın tedavi görevini üstlenmesi, yukarıda sayılan kuruluşların bünyesinde hastanelerin çoğunu kendi yönetimine alması ile işyeri hekimliği sönüş evresine girmiştir. Bu evre 1980 yılına kadar devam etmiştir.

I
DÖNÜM NOKTASI

4 Temmuz 1980 tarihinde Çalışma Bakanlığı tarafından çıkarılan “İşyeri Hekimlerinin Görev ve Yetkileri Hakkında Yönetmelik” bu konuda yeni bir dönüm noktası oluşturmuştur. Ama iptali için açılan dava, önce yürütmenin durdurulması kararı, ardından Yönetmelik’in yürürlükte olduğunun mahkemece onanması bu dönüm noktasının kendisini göstermesine olanak vermemiştir. 1987 yılında Türk Tabipleri Birliği 36. Büyük Kongresi’nin aldığı karar ile bu yönetmeliğe ve uygulanmasına TTB’nin sahip çıkması bu dönüm noktasından da daha parlak bir ışık oluşturmuştur.

Ülkemizdeki en saygın iş sağlığı uzmanlarını bir araya toplayan TTB İş Sağlığı Kolu, ülke ölçüsünde, işyeri hekimleri için “yetkinleştirme” kursları düzenlemeye ve uygulamaya ilişkin kurallar kabul etmeye başlamıştır. SSK’nun da desteği bu uygulama oturmuş ve artık işyeri hekimliği de hekimler için bir seçenek olmaya, işverenlerce de önemi benimsenmiş bir kurum olmaya başlamıştır.

Bunun en önemli kanıtlarından biri, Türk Tabipleri Birliği’nce düzenlenen II.Ulusal İşçi Sağlığı Kongresi’ne gösterilen ilgi ve uygulamadan gelenlerin katılımındaki yüksekliktir. Kurslara katılmak isteyen hekim sayılarındaki hızlı artış, bunların tabip odalarını etkilemesi ve o güne değin kimlik sorunu yaşayan pratisyen hekimler için bunun bir seçenek olarak belirmesi TTB’nin bu alanda bir çekim odağı olmasına yol açmıştır.

II
ÇIKMAZLAR

Ancak her uygulamada karşılaşabilecek bazı sorunlar, zaman içinde Türk Tabipleri Birliği’nin yürüttüğü uygulamalarda da tıkanıklıklara ve sıkıntılara yol açmıştır:

  • Bu alanda büyük ağırlık taşıyan kuruluşlarla eşgüdüm sağlanamamış, yetkiler paylaşılamamıştır (Hükümet, işçi-işveren kuruluşları, üniversiteler, mimar mühendis odaları).
  • İş sağlığı konusu yalnızca hekimlerin mesleksel bir sorunu olarak algılanmıştır. İşyerinde ekip çalışması ve tüm ekibin mesleksel ve özlük sorunlarının birlikte ele alınması fırsatı kaçırılmıştır.
  • Vizyon eksikliği dolayısıyla, işyeri hekimlerinin, kurslarda öğrendiklerini uygulamaya geçirebilmeleri için destek mekanizmaları oluşturulamamış; uygulamanın geliştirilebilmesi için de stratejiler çizilememiştir. (Bkz. İstifa Mektubum)
  • İşyeri hekimleri için en az ücret uygulamasında, dev ölçekli işletmelerle, büyük-orta ölçekli işletmelerin ödeme güçlerinde gitgide açılan makas hesaba katılmamıştır. Böylece en az ücret uygulaması yalnızca dev ölçekli işletmeler için bir kılavuz, ama küçük-orta ölçekli işletmeler için gözönüne alınamayacak bir değer halinde her yıl belirlene gelmiştir.
  • 1993 yılından sonra, iş sağlığı kolu çalışmaları ve kurslar, bir-iki bu alandaki yetkin uzman dışında, konuyla uzaktan ilgisi olan kişilerce yürütülmeye başlanmıştır. Bu da kursların üniversiteler ve bakanlıklar indindeki saygınlığını önemli ölçüde zedelemiştir.
  • İstihdam kapasitesinin üstünde hekime, A tipi (1.Basamak) işyeri hekimliği sertifikası verilirken; bu sertifikaları almış ve bilimsel gelişmelerden-yeni uygulama örneklerinden uzak kalmış hekimlere B ve C tipi (ileri, tazeleme) kursları verilmemiştir. Bu, ilk kurslara katılarak sertifika almış ve işe yerleşme olanağı bulmuş hekimlerin, kendilerini ve işyeri uygulamalarını geliştirememelerine, sığlaşmalarına neden olmuştur.
  • Öte yandan kursların ücretle yapılması ve bu ücretlerin genç hekimlerin bir aylık maaşlarının ¼’üne yaklaşması, hem hekimlerde ve hem de Çalışma Bakanlığı’ndaki rahatsızlıkları arttırmıştır.

Büyük-orta ölçekli işyerlerinin sendikal düzeydeki temsilcisi olan Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun “işyeri hekimliği uygulaması”ndaki rolünü ve tutumunu dikkatli değerlendirmek gerekmektedir. 1988 yılında uygulamanın başlangıcında, TİSK ile yapılan görüşmeler ve uygulamanın iyi niyet-etik ögelerinin kendilerine iyi anlatılması, bu önemli kuruluşun sessiz kalmasını getirmiştir. Uygulamanın başlangıcında, rahatsız bazı üyelerinin isteğine uyarak Sağlık Bakanlığı’na bir başvuruları olmuşsa da çok ısrarlı olmamışlardır. Halbuki TİSK, işyeri hekimlerine ilişkin Yönetmelik’e karşı olup; 1980 yılında iptali için dava açan kuruluştur. Buna karşın, 10 yıla yaklaşan bir süre artan rahatsızlıklarına karşın, “işyeri hekimlerine ilişkin TTB uygulamaları”nı uzaktan izlemekle yetinmişlerdir. Ama uygulamadaki bir takım haksızlıklar ve yasaları geliştirmek adına fiili durumların, üyelerince kabul edilemez konuma gelmesi, TİSK’in tüm ağırlığıyla uygulamanın karşısına geçmesine neden olmuştur. Bu TTB açısından çok önemli bir stratejik hata olmuştur. Bu stratejik hata, uzlaşma yollarının tıkanması ile sürdürülmüştür.

Aynı dönemde, işçi sendikalarının TTB uygulamasının arkasına geçmemiş olması ve bu çatışmayı uzaktan izlemesi de TTB/iş sağlığı güvenliği karar alıcıları için bir uyarı oluşturmamıştır. İşçi sendikalarının da tıpkı, TİSK gibi, uygulamanın başında, sürece katılmayıp, onlarla yapılan görüşmeler ve uygulamanın iyi niyet-etik ögelerinin kendilerine iyi anlatılması, bu önemli kuruluşların sessiz kalmasını getirmiştir. Sözgelimi, 15 yıllık uygulama içerisinde, hiçbir toplu iş sözleşmesine, işyeri hekimlerinin ya da Türk Tabipleri Birliği’nin konumunu ya da denetleme olanaklarını geliştirici bir hüküm konulmamış olmasının üzerinde durulmamıştır.
Öte yandan Türk Tabipleri Birliği, kendi yetkilerini, fiili uygulamalarla genişletmeye çalışırken, aslında kendi yetkileri içerisinde olan, ama gönüllülüğü öne çıkarması gereken ve uzun erimli sonuçlar getirebilecek yeni uygulama alanlarına yönelmekten kaçınmıştır. Bu konuda iki önemli örnek vardır:

  1. İşyeri Ortak Sağlık Birimleri Uygulaması:
  2. Spor Hekimliği Sertifikası Uygulaması :

III
KAÇINILMAZ SON

Akıntıya kürek çekmenin de kendine özgü koşulları ve sürdürülebilirliği vardır. Gücünü iyi tartmak ve destekçilerini iyi seçmek gerekir. Çok farklı konjonktürlerde ve çok özel bazı koşulların ürünü olan fırsatlar, ne yazıkki, yapılan zincirleme hataların da etkisiyle, kaçırılabilmektedir.

Türk Tabipleri Birliği, iş sağlığı güvenliği konusunda tartışmasız bir çekim “odağı” iken, bu olanağı elinden kaçırmıştır. Avrupa Birliği’nden aldığı 8 milyon Euro’luk destek ile şimdi Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bağlı İSGÜM (İş Sağlığı Güvenliği Enstitüsü) bu şansını kullanarak çekim odağı olmayı deneyecektir. İSGÜM 1969-1980 arası elde ettiği fırsatı kullanamamış ve edilgen bir halde yirmi yıl geçirmişti.

Şimdi Türk Tabipleri Birliği’nin, işyeri hekimleri icin yapması gereken görev ve onlara bir vefa borcu vardır. Çünkü yıllardır onlardan aldığı kurs gelirleri ile zengin bir kurumsal yapı haline gelmiştir. İş sağlığı güvenliği ortamındaki yerini gerçekçi belirlemeli ve bu yöndeki ağırlığını sürdürebilmenin araçlarını oluşturmalıdır. Diğer bir deyimle yeni bir strateji belirlemelidir.

IV
ESKİ VE YENİ ARASINDAKİ FARKLAR

Eski yönetmelik ile yeni yönetmeliği karşılaştırırken, üzerinde durulması gereken en önemli nokta, gerçekleştirildiği koşullardır. Eski yönetmelik, yaklaşık 50 yıl beklenmiş bir yönetmelik olarak ortaya çıktı. O gün ILO’nun 158 sayılı işyeri sağlık birimleri hakkında sözleşmesi yoktu; onun yerinde 112 sayılı Tavsiye Kararı kılavuz olarak kabul ediliyordu. Yine o günlerde, Türkiye’de işyeri hekimliği uygulaması, kısır bir döngünün içine girmiş ve koruyucu hizmet karakteri hemen hemen hiç olmayan, varlığı ile yokluğu farkedilmeyen bir kurumdu. İş Yasası’nda işyeri hekiminin ve onun ekip arkadaşlarının adı bile yoktu. Deneyimsizliğin ve yönlendirici sivil toplumun çok zayıf olduğu bir dönemde hazırlanmıştı. Bu koşullara bakarak eski yönetmeliğin, bugün de büyük ölçüde geçerliliğini koruyan, olumlu özellikleri ağır basan bir çalışma olduğu söylenmelidir.

Bugün çok farklı koşullardayız. Eski yönetmeliğin açtığı yoldan gidilmiş ve hatırı sayılır derecede ileri adımlar atılmıştır. Her şeyden önce bugün hem hekimler arasında ve hem de işverenlerin dilinde “işyeri hekimi”nin bir adı ve konumu var.

Her seyden önce karsilastırmalara geçerken, Türkiye’deki ilk işyeri hekimleri ile ilgili yönetmeliği hazırlayan, savunulmasında emeği geçenlere tesekkürü borç biliriz.

Eski ve yeni yönetmelik arasındaki farkları şöyle tartışabiliriz :

  1. Bu yönetmelik, eskisiden farklı olarak 1930 tarihli Genel Sağlığı Koruma Yasası’na değil de 4857 sayılı İş Yasası’na dayalı olarak çıkarılmıştır. Bunun nedeni, daha sonra ortaya çıkmakta; Sağlık Bakanlığı’nın devre dışı bırakılmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır.
  2. Yeni yönetmelik, eskisinden farklı olarak “işyeri sağlık birimi” kavramını öne çıkarmıştır. Bu birimde görev alacaklar arasında işyeri hekimi, işyeri hemşiresi (ya da sağlık memuru) daha önce yasa ve tüzüklerde söz edilmişti. Dolayısıyla yönetmelik yeni bir şey getirmemekte; ama her iki görevlinin de görev tanımlarını, yükümlülüklerini dile getirmektedir (Ancak haklarından hiç sözetmemektedir). Bu ileri bir adım olmasına karşın, hemşirelerin “yardımcı sağlık personeli” olarak nitelenmesi, ekip anlayışına aykırı olup; bağımsız bir meslek olarak hemşireliğin (ya da sağlık memurluğunun) tanımlanması ile artık terkedilmiş bir terminolojiyi yansıtmaktadır.