“Sivil (!)” İtaatkarlar (ya da AKP’nin Sosyal Politikasının Çıkmazları)

GİRİŞ

“Sivil” olan, “resmi olmayan”ı, “devlet örgütü dışında kalan”ı anlatır. Aynı zamanda yaptırdığı çağrışımlarla da, boyutlarını ortaya koyar: “civil-ization”, “civil rights” vb terimlerle, uygarlığa ya da çağdaş yaşama, medeni haklara ya da insan haklarına göndermelerde bulunur.

Hükumet dışı alandaki yaşam, devlet görevlisi kimliğini, işyerinde bırakanları da kapsar. Bu anlamda, sivil toplum, “herkes”i kapsayan bir alanı tanımlar. Sivil toplumun “herkes”e yönelik yaklaşımıyla, sosyal politikanın “herkes”i kapsayan yaklaşımı da, bu bakımdan çakışmaktadır. Tüm toplumu göz önüne alan ve onun gönencini (refahını) bir adım öteye götürmeyi amaçlayan girişimler, işte bu birliktelikte aranmalıdır.

Sivil toplum ve sosyal politika, ayrılmaz bir ikilidir. Sivil toplumun eylemleri ve yönlendirmeleri, sosyal politikanın şekillenmesinde ve ivme kazanmasında çok önemlidir. Buna karşın, sivil toplum örgütlülüğüne ve eylemlerine kayıtsız kalan bir iktidar da, sosyal devlet özelliğinden uzaklaşır.

Sivil toplum örgütlerinin olmazsa olmaz özelliklerinden biri, “toplumu ileri taşıma işlevi”dir. Çarkı geri çevirmeye, bireyi köleleştirmeye çalışan; kendi dışındaki örgütlenmelere düşmanlık besleyen, hayat hakkı tanımayan örgütler de, sivil toplum örgütü olma özelliğinden uzaklaşır.

Sivil toplum düşüncesiyle, sosyal politika birlikteliğini, halk dalkavukluğu (popülizm) ile karıştırmamak gerekir. Sivil toplum eylemliliği, yüksek bilinç düzeyinde bireylerden oluştuğu ölçüde, iktidardan bağımsız, kişilikli ve sosyal politikalara yön verecek bir karakter kazanır.

Yüksek bilinç düzeyinin temeli, her bireyin üstün meziyetlerini kendisinin kavramasını sağlayabilmekten ve bunu da “herkes” ile paylaşmaktan sorumlu olduğunu düşündürmekten geçer.

Sivil toplum eylemliliğinin ve örgütlülüğünün gelişebilmesinin, olmazsa olmaz bir koşulu da, üyelerinin, en temel fizyolojik gereksinimlerden kurtulmuş olmasıdır. Aç, susuz ve sağlıksız bir toplumdan, ne yüksek bilincini kullanmasını bekleyebilirsiniz ve ne de yarınını düşünmesini isteyebilirsiniz. O, bugüne kilitlenmiştir.

Sosyal politika, eğitim, sağlık, insanca gelir, tam istihdam hedefleriyle, sivil toplum eylemliliğinin, çıtasını yükseltiyor; önünü açıyor. Sivil toplum örgütlülüğü de, bu kez sosyal politikayı bir basamak öteye taşıyor. Demek ki, “sivil”lik ile “toplumsal”lık örtüşüyor.

I

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP), 2002 yılında başlayan tek başına iktidar dönemi, onu toplumsal bir hareket olmaktan çıkarıp devleti yöneten bir ekibe dönüştürmüştür. AKP ile bu partinin yöneticilerinden oluşan hükumeti, birbirinden tamamen ayırmak olanaklı değildir. Çünkü zaman zaman, hükumet işi gibi görünen bazı faaliyetler, parti çatısı altında yürütülmektedir. Sözgelimi, yabancı büyükelçiler (ABD vb.) ya da hükumet başkanları (Hamas vb.) hükumet üyeleri tarafından AKP binasında kabul edilmektedirler. Bu içiçe geçmenin son örneği, “sivil (!) anayasa”yı hazırlayan Prof.Dr.Ergun Özbudun’un sunuş yazısında kendini göstermektedir. Komisyon Başkanı Prof.Özbudun, “Bu Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Önerisi … Başbakan ve Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a sunuşu yapılmış… “ diye not düşmüştür.

Bu bakımdan AKP ve hükumeti tarafından yürütülen çalışmaların tümünün, sanki hükumet-dışı bir faaliyetmiş gibi gösterilerek “sivil” olarak nitelenmesine olanak yoktur.

AKP hükumetinin, sosyal politikası, iki hörgüçlü bir deveye benzemektedir. Hörgüçlerden biri, küreselleşmeyle bütünleşmeyi; öteki taşıdığı sosyal yardım ağırlığıyla ithal reçetelere bağımlılığı simgelemektedir.

Böylece iki hörgüç, aynı zamanda, küresel güçlere “itaatkar” bir yaklaşımın da simgesi olmaktadır.

Bu çalışmamız, “sivil” ve “itaat” olmak üzere iki eksen üzerine kurulacak ve AKP sosyal politikasının, Türkiye’deki ve Dünya’daki duruşu ortaya konulacaktır.

II

AKP seçim beyannamesinde farklı olarak, 60.Hükumet programı, başlıklarla bölümlere ayrılmamıştır (AKP-Seçim, 2007 ve Hükumet-Prog, 2007). Başbakanın TBMM’deki konuşmasında, “Sayın Başkan” ve/veya “Değerli Milletvekilleri” seslenişleri ile bölümler kendini belli etmektedir ve AKP seçim beyannamesindeki sırayı izlemektedir.

Hükumet programı, seçim beyannamesinde, daha sistematik ve ayrıntılı olarak dile getirilen düşüncelerin, yüzeysel bir anlatımıdır. Yeni bir katkı yoktur; ama değinilmeyen çoktur.

Hükumet programında soyut ve genel hedeflere değinilmiştir: Sözgelimi, konu sıralamasında ve ilk tümceleriyle “sosyal yapının güçlendirilmesi”ne denk düşen bölümde,

  • İnsan odaklı yaklaşım,
  • Sosyal devlet ilkesinin en kapsamlı ve etkili şekilde hayata geçirilmesi,
  • Sosyal güvenlik- sosyal yardım- sosyal hizmet şemsiyesinin merkezi bir organizasyonla tüm vatandaşlara yaygınlaştırılması

öngörülmektedir. Bunlar içerisinde, sosyal güvenlik-yardım ve hizmetlerin tek çatı altında toplanması, basit gibi görünmekle birlikte, bu denli karmaşık yapıların bütünleştirilmesi geçen dönem gerçekleştirilememiştir. O kadar ki, sosyal güvenlik kuruluşlarının bütünleştirilmesi (norm ve standart birliğinin sağlanması), başarılamamıştır.

Hükumet programının, seçim beyannamesinden farklı olarak soyut kavramlardan çok, bunu somuta indiren öneri ve hedeflerle beslenmesi gerekir. Hükumet programında, sosyal politika o kadar soyut ve zayıftır ki, bu durumda, seçim beyannamesi, ona oranla daha somut ve yol gösterici olabilmektedir.
Sözgelimi:

  • Seçim beyannamesinde diyor ki: “Partimiz yedi yaşını eğitime başlamak için çok geç bir yaş olarak görmektedir. Bundan dolayıdır ki, iktidara geldiğimizde %11 olan okul öncesi eğitimdeki okullaşma oranını, büyük bir çaba harcayarak %25’e çıkardık. (…) 2013 yılına kadar okul öncesi eğitimde okullaşma oranını asgari %50’ye çıkarma kararlılığındayız. 2023 yılı hedefimiz ise okul öncesi eğitimi %80 oranına yükseltmektir.
    Hükumet programında diyor ki: “Yedi yaşını eğitime başlamak için çok geç bir yaş olarak görmekteyiz. Bu nedenle iktidara geldiğimizde, %11 olan okul öncesi okullulaşma oranını, büyük bir çaba harcayarak %25’e çıkardık, yeni dönemde bu oranı %50’ye çıkaracağız.
    Dikkat edilirse, gerçekleşme, “yeni dönem” gibi ucu açık bir kavramla belirsiz bir tarihe ertelenmiştir.
  • Bunun gibi, ortaöğretimde okullulaşma oranının %35’ten %50’ye çıkarılması hedefi, hükumet programında, “ölçüsüzce” dile getirilmiştir. Buna karşın, seçim beyannamesinde, bu hedefin 2013’te %50, 2023’te %60 olarak gerçekleştirilmek istendiği belirtilmektedir.

Bunun gibi, hükumet, “sağlıkta dönüşüm programı”nı kararlılıkla sürdüreceğini belirtirken, seçim beyannamesinde bunun 2013’te tamamlanacağı gibi bir “ölçü” getirilmiştir.

Görülen odur ki, hükumet, seçim beyannamesiyle dillendirdiği vaatlerini, tarih ya da ölçü koyarak yüklenmek istememektedir.

Buna karşın, olması gereken tam tersidir. Hükumet programları, net hedeflerin belirtildiği ve böylece sözlerin verildiği belgelerdir. Demek ki AKP hükumeti söz vermekten kaçınmıştır.

Hedeflerin belirsiz oluşu, başvurulan genel anlatımlar, her tarafa çekilebilecek nitelemeler tek bir olgunun işaretidir: Keyfi yönetim isteği.

Keyfi yönetim isteğinin 59.Hükumet dönemi uygulamalarında da geniş bir yer tuttuğu ve yasa-tüzük yerine yönetmelikler çıkararak “yürümek” istendiğine tanık olunmuştur. Bu uygulamalardan bir bölümü, Danıştay’dan ya da Anayasa Mahkemesi’nden dönmüştür.

60.Hükumet Programı, bir “program”dan çok, “konuşma”yı andırmaktadır. Nitekim Başbakan, sunulan belgenin daha 22.satırında “Konuşmamın başında …” diyerek bu belgenin niteliğini ortaya koymuştur.

Yine bu sunumda, Başbakan, hükumet programının hazırlanmasında “dürüst, popülizmden uzak, gerçekçi vaatler içeren geniş kapsamlı seçim beyannameleri”ni esas aldıklarını belirtmektedir.

Bu bakımdan biz de, 60.Hükumetin sosyal politika yaklaşımını irdeleyen çalışmamızda AKP seçim beyannamesini esas alacağız. Bu tercihte, seçim beyannamesinin daha düzenli ve ayrıntılı olması etkili olmuştur.

III

A-inesi iştir kişinin,
lafa bakılmaz.

AKP seçim beyannamesinde, sosyal politika ile ilişkilendirilebilecek dört başlık göze çarpmaktadır. Bunlar,

  1. Yeni Anayasa
  2. İnsan
  3. Sivil toplum
  4. Sosyal Yapının Güçlendirilmesidir.
    1. Yeni Anayasa :

Beyanname, sivil bir uzlaşma anayasasından söz etmektedir. Mutabakat aranacağını vurgulamakta (s.15), en geniş toplumsal uzlaşmanın sağlanması gerektiğini belirtmektedir.

Ancak “söz” ile “eylem” birbirini tutmamaktadır. 16 Ekim 2007 tarihinde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV), Mülkiyeliler Birliği ve SBF Sosyal Politika Araştırma ve Uygulama Merkezi tarafından “Anayasa” konulu panele davet edilen, “sivil anayasa” mimarlarının gelmemesi; buna karşın, birkaç gün sonra bir panel düzenleyerek, kendi aralarında konuyu konuşmalarını yukarıdaki “söylem” ile bağdaştırmaya olanak yoktur.

Aynı ikilem (sözler ile eylemlerin, hayallerle gerçekler), on yıl önce Refahyol hükumetinin programında da tarafımızdan saptanmıştı (Fişek A.G., 1997).

Yine aynı başlık altında, “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti”, “bireylerin haklarının en etkili şekilde korunması” üzerinde durulmaktadır. “Temsili demokrasiden”, “katılımcı demokrasiye” geçilmesi amacı dile getirilmektedir.

Yukarıda değindiğimiz keyfi yönetim isteği, burada da kavramların keyfi kullanımını karşımıza çıkarmaktadır. Dünya Bankası raporlarında, sıklıkla gördüğümüz gibi, burada da, kavramların içinin boşaltılması ve sonra da keyfi olarak doldurulması olgusu ile karşı karşıya gelmekteyiz. Sözgelimi, temsili demokrasi aslında katılımcı bir demokrasi değil midir? STK’ların çeşitli danışma kurullarında uzunca bir süredir yer alıyor olması dışında, hangi mekanizma getirilebilecektir? Seçilmiş muhtarların, atanmışlara bağımlı olmaktan çıkarılmasına ilişkin bir tasarı var mıdır? Bu soruların, hiçbirinin yanıtı “katılımcı demokrasi” kavramının tamamlayıcısı olarak sunulmamıştır.

Yeni Anayasa, başlığı altında işlenen konulardan biri de, “yasama, yürütme, yargı erkleri arasındaki ilişkiler parlamenter sistem esas alınarak belirlenmelidir” söylemidir. Bu AKP kurmaylarının, erkler ayrılığı ilkesinden rahatsız olduğunun ve tüm devletin seçilmişlere bağımlı kılınmasını düşündüklerini ortaya koymuştur.

2 Ağustos 2007 günü Başbakan’a sunulan, “sivil(!) anayasa” önerisini incelediğimizde, özellikle, ekonomik ve sosyal haklar alanında, 1980 sonrası Milli Güvenlik Konseyi’nce hazırlanan Anayasa’nın da daha gerisine düşüldüğünü görmekteyiz. Bunun temel nedeni, araya giren 25 yıldır. Yoksa her iki iktidar da “ithal reçeteler” ve “itaatkar”lık üzerine kurulmuştu. Ancak 1982 yılının özel koşullarında bile atılamayacak olan bir çok geri adım, 2007’nin özel koşullarında atılabilmekte; ya da en azında buna cüret edilmes olanağı bulunmaktadır..

“Yeni (!)” ve “sivil(!)” anayasa çıkarma girişimi, AKP’nin sosyal politikaya “iki hörgüçlü” yaklaşımının açık kanıtlarını taşımakta ve sosyal politikada çok dikkat çekici geri gidişler içermektedir. Bunlar dört başlık altında toplanabilir :

      • 1.1. Çevreye Yönelik Olanlar
      • 1.2. Çalışma Yaşamına İlişkin Olanlar
      • 1.3. Eğitime İlişkin Olanlar
      • 1.4. Ananın ve Aile Planlamasının Korunması.

1.1. Çevreye İlişkin Olanlar :
1982 yılında ilk kez çevre konusu Anayasa’da yer aldığında, bunu övgüyle karşılanmış ve Dünya’da bu konuda sayılı ülkeler arasında Türkiye’nin de yer aldığından söz edilmişti. Bu kez Anayasa metninden çevreyi korumayı içeren tüm maddeler çıkarılmıştır.

1982 Anayasa’sının 56.maddesinde sağlık, çevre ve konut başlığı altında, “ dengeli bir çevrede yaşama hakkı”ndan söz edilmiş; “çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir” denilmişti. AKP Anayasa’sında bunların hiçbiri yoktur.

Kıyıların ve toprağın korunması da, 1982 Anayasa’sında ayrı birer madde olarak ele alınmışken, bu kez, Anayasa taslağında bulunmamaktadır.
Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinin, devletin hüküm ve tasarrufu altında olması ve yararlanmada kamu yararı önceliği, böylece anayasal temelini yitirmiştir.

Kaldı ki, su konusunun küreselleşmenin kıskacında olduğu, özelleştirilmek ve yabancıların yönetimine verilmek istendiği bir dönemde böylesi bir “yok sayma” daha büyük önem kazanmaktadır.

Yine ithal reçetelerden birini uygulama pahasına, “devletin toprağın verimli işletilmesini korumak ve geliştirmek, erozyonla kaybedilmesini önlemek ve topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan çiftçilikle uğraşan köylüye toprak sağlamak amacıyla tedbirler alması” da Anayasa’dan çıkarılmıştır. Yurdun sahiplenilmesi, toprağın sahiplenilmesi demektir. Ancak, AKP Anayasa’sı “yok saydığı” hükümlerle her iki konudaki niyetini de açıkça ortaya koymaktadır.

1982 Anayasa’sı 45.maddesiyle “tarım, hayvancılık ve bu üretim dallarında çalışanların korunması”nı da Anayasal güvence altına almıştı. “Tarım arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasının ve tahribinin önlenmesi; tarımsal üretim planlaması ilkelerine uygun olarak bitkisel ve hayvansal üretimi artırmak maksadıyla, tarım ve hayvancılıkla uğraşanların işletme araç ve gereçlerinin ve diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırma” ve “bitkisel ve hayvansal ürünlerin değerlendirilmesi ve gerçek değerlerinin üreticinin eline geçmesi için tedbirler alınması” ödevi Devlet’e verilmişti. Yeni Anayasa Taslağı’nda bunlar da yoktur. Anlaşılan, AKP, ülkemizde çiftçi bırakmak istememektedir. Bırakın tarımsal üretimdeki gerilememizi ve dışa bağımlılığımızın artmasını; işsiz ya “iş aramaktan vazgeçen”lerin büyük miktara ulaştığı ülkemizde, bu yara, gangrene döndürülmek üzeredir.

Burada AKP Seçim Beyannamesi’nde ve 60.hükumet programında söz edilen “insan odaklı” yaklaşımın sözde kaldığı, “para-küre odaklı” yaklaşımın öne çıktığı görülmektedir.

Ancak “su” ve “besin” kaynakları üzerindeki kontrolunu yitiren, bir ülkenin nasıl ayakta duracağına ilişkin bir çözümleme, ne AKP Anayasa’sında, ne AKP Seçim Beyannamesi’nde ne de AKP Hükumet Programı’nda bulunmamaktadır.

1.2. Çalışma Yaşamına İlişkin Olanlar :
1982 Anayasa’sının 48.maddesinde değinilen “Çalışma ve Sözleşme Hürriyeti”, yeni Anayasa Taslağı’nda, “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” bölümünden alınarak “Kişinin Hakları ve Hürriyetleri” bölümüne alınmıştır. Bu aktarma bile başlı başına 18.yüzyıla dönmeyle eş-anlamlıdır. Yeni Taslak, var olan Anayasa’nın da gerisine düşerek, bu hakkın nasıl sınırlanabileceğini sıralamaya başlamıştır. 1982 Anayasa’sında bulunan ama AKP Taslağı’nda bulunmayan tek sınırlama, özel teşebbüs için getirilen “milli ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesi”nin sağlanmasıdır. Böylece Devlet, yatırımların sosyal amaçlı yönlendirilmesi konusundaki Anayasal yetkisini de yitirmiş olmaktadır.

AKP’nin kurmak istediği anayasal düzende, çalışma bir hak ve görev olmaktan da çıkarılmaktadır. 1982 Anayasa’sı üzerinde AKP kurmayları o denli dikkatli çalışmış ve hükümleri ayıklamışlardır ki, yanlış anlaşılabileceği kaygısı ile “devletin … çalışmayı desteklemek … için gerekli tedbirleri alması”nı bile sakıncalı bulmuşlardır.

AKP Anayasa’sı, sendika kavramının da içini boşaltmaktadır. 1982 Anayasa’sı sendika kavramına “üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek” çerçevesini getirirken, AKP Anayasa’sı bunu yasaya bırakmaktadır.

1.3. Eğitime İlişkin Olanlar :
“Eğitim ve öğretim hürriyeti, Anayasa’ya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz.” hükmü, kaldırılmıştır. Aynı sadakatsizlik ya da umursamazlık, “Atatürk ilkeleri ve inkılapları” ve “Cumhuriyetin temel nitelikleri” konusunda da yaşanmaktadır. Tüm bu vurgular, Anayasa’dan çıkarılmak istenmektedir. Varolan Anayasa’nın tersine, a) AKP Taslağı’nın 45/2.maddesinde, Devletin gözetim ve denetim ilkeleri açıklanırken, varolan Anayasa’nın tersine, “Atatürk ilke ve inkılapları”na gönderme yapılmamıştır. b) AKP Taslağının 47/2.maddesinde sendikalar ve üst kuruluşların, yönetim ve işleyişlerinin Cumhuriyetin temel niteliklerine aykırı olamayacağı hükmü çıkarılmıştır.

Yine art niyet taşıdığı kuşku götürmez bir başka ekleme de, Taslağın 45/1.maddesinde yer alan “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından mahrum bırakılamaz” hükmüdür. Kişinin hak ve hürriyetlerine, çalışma yaşamına, sendika kurmaya vb. kısıtlılıklar koyan bir yaklaşımın, böyle bir hükme kayıtsız koşulsuz yer vermesi “kucaklayıcı” bir yaklaşımdan çok “taraflı” bir yaklaşım olduğunu ortaya koymaktadır.

Özel ilk ve orta dereceli okulların bağlı olduğu esasların, Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun” olması gerektiğinden de AKP Anayasasında vazgeçilmiştir. Bu Anayasal İlke, eğitim-öğretim birliğinin en önemli araçlarından biriydi. Açık bırakılan bu kapıdan ülkenin nasıl bir uçuruma sürüklenebileceğini tahmin etmek zor değildir.

1982 Anayasa’sı bütün eksiklik ve yetmezliklerine karşın, “maddi imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapmak”, “durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri almak” yükümlülüğünü Devlet’e vermişti. AKP Anayasa’sı Devlet’in bu yükümlülüğünü de ortadan kaldırmıştır. Olanaksızlıkların ve özel eğitime gereksinme duyanların, ne kadar geniş bir nüfus kesimini kavradığı düşünülürse, bu “sosyal” sorumluluğun devlet yerine “hayır”severlerce karşılanmaya çalışılmasının ne kadar yetersiz ve ne kadar dengesiz olabileceği ve nasıl insan onuruna aykırı kullanılabileceği ortaya çıkar.

Yine Anayasa’dan çıkarılmak istenen ve çok önemli sonuçlara yol açabilecek bir başka madde de “eğitim ve öğretim kurumlarında sadece eğitim, öğretim, araştırma ve inceleme ilgili faaliyetlerin yürütülmesi ve bu faaliyetlerin ne suretle olursa olsun engellenemeyeceği”ne ilişkin olandır. Bu, bir yanıyla okullarda başka faaliyetler tasarlandığını ele verirken; zaten düşürülmekte olan araştırma-inceleme bütçelerinin tümüyle ortadan kaldırılabileceğinin işaretini vermektedir. “Küreselleşmenin yakıtı” (Fişek A.G., 2005) olarak nitelediğimiz beyin göçü, böylece daha da kuvvetli bir itici güç kazanacaktır.

1.4. Ananın ve Aile Planlamasının Korunması:
1982 Anayasa’sının 41.Maddesi ile AKP Anayasa Taslağının 43.Maddesi, “ailenin korunması”nı düzenlemektedir. Ama iki düzenleme arasında dikkat çekici bir fark bulunmaktadır. Yeni Taslakta “ananın korunması … aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasının sağlanması” konusunda gerekli önlemleri almak ve örgütlenmeyi sağlamak bir devlet görevi olmaktan çıkarılmıştır.

Aile planlaması kavramı büyük ölçüde ananın korunması amaçlıdır. 1965 yılında büyük mücadelelerden sonra çıkarılan “Nüfus Planlaması Kanunu”, konuyu “ananın korunması” kadar “toplumun korunması” boyutlarıyla ele alıyordu. Dolayısıyla 1965’lerde konunun sosyal tabanı çok daha genişti. Ama bugün, yalnızca “ana”nın korunması boyutuna bile AKP kurmayları tahammül edememektedir. Nüfus Planlaması Kanunu’nun çıkarılmasına gerekçe oluşturan sosyal gerçeklerin 42 yıllık bir uygulamayla hafifletilmiş olması bile, bu “kinci” ve “a-sosyal” yaklaşımı terk etmelerine yetmemiştir.

Demek ki, AKP Seçim Beyannamesi, “insan odaklı” olmakla “boş”una övünmüştür. Aslında bu beyannamenin perde gerisinde çıkar odaklı, taraflı ve ithal malı bir yaklaşım bulunmaktadır.

AKP’nin, Anayasa’yı kendisine benzetme girişimi, Seçim Beyannamesi ile 60.Hükumet Programı’nda gizli kalmış emelleri (hedefleri) daha açık bir biçimde ortaya koymakta ve “kara”dan daha da koyu bir renk olabileceğini düşündürmektedir.

    1. İnsan :

AKP’nin seçim beyannamesi, şöyle başlamaktadır:
“Siyasetinin merkezine insanı yerleştiren AK Parti, ‘İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” anlayışı ile yola çıkmıştır(s.5). (…) Bu beyannamenin temelini insanımızı yüceltmek, ülkemizi kalkındırmak, devletimizi güçlendirmek oluşturmaktadır (s.6).”

Birinci hizmet döneminde, bu doğrultuda yapılanlar şöyle sıralanmaktadır (s.13):

      • Siyasi parti kapatma zorlaştırılması,
      • AİHM ve temel hak ve özgürlüklerin, yalnızca iç hukuk konusu olmaktan çıkarılıp Uluslar arası düzenlemelere konu edilmesi,
      • İfade özgürlüğü,
      • Milli Güvenlik Kurulu
      • işkence
      • Devlet Güvenlik Mahkemeleri
      • Bilgi Edinme Hakkı Kanunu, Dernekler Kanunu, Basın Kanunu vb.
      • AB ile müzakere hakkı kazanılması,
      • Avrupa Sosyal Şartının onaylanması,
      • Birleşmiş Milletlerin “Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi” ile “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslar arası Sözleşmesi”nin onaylanması.

Yukarıda sayılanlar, AKP insanı nasıl algıladığını, “insan” odaklı yaklaşımdan söz ederken daha çok medeni hakları kastettiğini ortaya koymaktadır. Kabul edilen “sosyal haklar”a ilişkin sözleşmeler de bu saptamayı değiştirmemektedir.

Bütün bu “insan algısı”nın temelinde, “yalnız”laştırılmış ve “toplumsallaşmamış” bir insan vardır. Sosyal bir grubun parçası olan, onunla birlikte hareket eden, birlikte hakkını arayan insanlar bu tabloda yerini bulamamaktadır.

yalnızlaştırılmış, güçsüzleştirilmiş, eylemsizleştirilmiş, ama medeni (sivil) hakları korunan bir insandan sözedilmektedir.

    1. Sivil Toplum :

Küreselleşmenin içini boşaltıp yeniden tanımladığı olgulardan biri de, hükümet dışı kuruluşlar (sivil toplum, gönüllü örgütler, demokratik kitle örgütleri vb.) olgusudur. Küreselleşmenin ağır baskısı altında “yalnızlaştırılmış, uysallaştırılmış” bireylerin oluşturduğu ve yine küresel mesajlarla yönlendirilen yapılardan sözedilmektedir. Çoğunlukla “iş eksenli” (meslek temelli) diyebileceğimiz bu yapıların, katılımcı demokrasiyle ilişkilendirilmesi planlanmaktadır.

Nitekim, seçim beyannamesinin 15. ve 150.sayfalarında “iyi yönetişim” kavramının ortaya atılmasının altında, bu güvence yatmaktadır. yalnızca ülkemizde değil, özellikle gelişmekte olan ya da dönüştürülmekte olan ülkelerde, “dönüştürülmüş” sivil toplum örgütleri aracılığıyla “dönüşüm”lerin gerçekleştirilmesine tanık olunmaktadır.

Sözgelimi, son zamanlarda yapılan bazı toplantılarda, çocukların görüşlerinin alınmasının önemi vurgulanırken; nereden getirildiği ve nasıl seçildiği bilinmeyen çocuklara, ön hazırlıklı konuşmalar yaptırılmaktadır. Böylece, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin gereklerinin yerine getirildiği, bağıra bağıra kabul ettirilmeye çalışılmaktadır.

Yine bu başlık altında, seçim beyannamesinde, medyanın, çoğulcu, şeffaf, bağımsız, tarafsız, sorumlu ve rekabetçi bir yapıda geliştirilmesi öngörülmektedir. Söz ve eylem arasındaki çelişki de burada kendisini göstermektedir. yalnızca TMSF yönetimindeki gazete ve televizyonlarda değil, özel kişilerin sahibi olduğu gazete ve televizyonlarda da, yazarlara yönelik baskı ve yönlendirmeler doruğa çıkmıştır.

  1. Sosyal Yapının Güçlendirilmesi :

AKP Seçim Beyannamesi’nde, sosyal politikalarının temeline, ”millete ait olanı millete vermek” prensibini ve “halka hizmet hakka hizmettir” anlayışını yerleştirdiğini, ‘kimsesizlerin kimsesi’ olma anlayışını özümsediğini söylemektedir (s.7 ve s.62).

Ülkenin olanaklarının, toplumsal refahın paylaşımında sosyal adaleti gerçekleştirmenin en temel kaygıları olduğunu söylemektedir (s.62).

Burada yine söz ile eylem uyuşmazlığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü, “sosyal yapının güçlendirilmesi” başlığı altında yer alan tüm müdahale alanlarında, aslında, küresel düzenle bütünleşme hedeflenmektedir.

4.1. Eğitim :
“Eğitimde, okullara 550.000 bilgisayar dağıtılmış, özel bilişim ve teknoloji sınıfları oluşturulmuş, bunlar için ADSL (hızlandırılmış) internet bağlantıları kurulmuştur (s.65)”. “Bu dönem başlattığımız bilgi ve iletişim teknolojilerini eğitimde yaygın olarak kullanma çalışmalarına, önümüzdeki dönem aynı hız ve kararlılıkla devam edeceğiz. İnternetin bağlanmadığı okul, bilişim okuryazarı olmayan öğrenci bırakmayacağız (s.69).” Bir yönüyle çağdaşlığı yakalamak olarak yorumlanabilecek bu girişim, bir yönüyle de bilişim piyasasını olağanüstü çapta genişletmektedir. Bu uygulamanın, Milli Eğitim Bakanlığı yönünden maddi kaynağını, başlangıçta, uluslararası kuruluşlar oluşturmakta; düşünsel temelini ise, beyin göçü yapabilecek “seçkin” öğrencilerin hazırlanması hedeflenmektedir. Kitapların yerini, internetteki ne idüğü belirsiz bilgi yığınakları almaktadır. Bunlar aranırken, ulaşılan diğer internet sayfaları da cabası… Uygulamanın okul dışı ödevlerin yapılabilmesi için pompaladığı piyasayı da düşünmek gerekir.

4.2. Sağlık :
“AKP, sağlık hizmetlerini temel bir insan hakkı olarak kabul etmektedir. (…) Sosyal devletin görevi, bu hakkın tam anlamıyla hayata geçirilmesi için olan tedbirleri almaktır (s.76).” demektedir.

AKP, sağlık alanındaki bütün beklentilerini “Sağlıkta Dönüşüm Programı”na bağlamıştır. Bu program, 1982 yılında Dünya Bankası desteğinde başlatılmış ve bütün çabalara karşın, bugüne kadar var olan ulusal (sosyalleştirilmiş) sağlık sisteminin yerini alamamıştır.

Ama her direncin bir sınırı, iktidarın da bir çok müdahale araçları vardır. Daha önceki iktidarlardan daha büyük bir beceriyle, AKP,

  • SSK hastanelerinin devrini gerçekleştirmiş;
  • Özel hastanelerin sosyal güvenlik sistemiyle bütünleşmesini sağlamış,
  • SSK ilaç fabrikası ve eczanelerini kapattırmış,
  • İlaç elde etmeyi kolaylaştırarak, hastaların ya da “kendini hasta sananların” ilaç tüketimini olağanüstü boyutlara taşımış,
  • Performans sistemiyle hem hastanelerde ve hem de sağlık ocaklarında doktorların ahlakını bozmuş,
  • Kamu hastanelerinin “cihaz” alımlarını kolaylaştırmış; ama bozulan “cihazların” bakım onarımı için servisleri geliştirmeyerek, ülkemizi bir tıbbi araç gereç mezarlığına çevirmiş,
  • Toplum hekimliği anlayışına rakip olarak getirilen aile hekimliğini 11 ile yaygınlaştırarak, ilk basamak sağlık hizmetlerini de piyasa ekonomisinin kurallarına açmış,

Bütün bunları yaparken, sosyal güvenlik kurumunun açıklarının çok büyük boyutlara varmasına yol açmış; ama büyüttüğü kara-deliklerden şikayetçi olmuştur.
Bütün bunları yaparken, hiçbir masraftan kaçınmadığı için, halk dalkavukluğunu (popülizm) doruğa çıkardığı için, bilinçsiz ve bu soygun düzeni kendisine anlatılmayan halkın da sempatisini kazanmıştır.

Öncelikle, yerli sermaye ile kurulan hastaneler için, istikrarlı bir pazar oluştururken; yabancı sermaye ile hastaneler kurulmaya ve küresel pazarlarla bütünleşme tamamlanmaya başlamıştır. Görüldüğü gibi, AKP’nin bu alandaki amacı da, tıpkı eğitim alanında olduğu gibi, küreselleşmeyle sağlık alanının eklemlenmesidir.

4.3. Çalışma Yaşamı :
Hükumet, ILO ve AB normlarıyla uyumlu düzenlemeler yapmakla övünmektedir. AB’nin öncelikle iş sağlığı güvenliği ve istihdam konularında, hükumet çalışmalarına ilgi duyduğunu okurlara hatırlatalım. Bunun için hibe programları yürürlüktedir. 4857 sayılı İş Yasası ile bu iki alanda önemli adımlar atılmıştır.

Uluslararası pazarda farklı sağlık-güvenlik-çevre önlemleri uygulamaları durumunda, firmalar arasında rekabet eşitsizliği yaratabilmektedir. Onun için iş sağlığı güvenliği, yalnızca sosyal bir önlem değil aynı zamanda, malların serbest dolaşımı için vazgeçilmez ekonomik bir önlemdir. İstihdam ise, bir yandan üretimin gereksinme duyduğu insangücünü hizmete sunma, işe göre insangücü niteliklerinin standartlaştırması

İş sağlığı güvenliği alanında atılan adımların, kalıcı olup olmayacağı bilinmemektedir. Çünkü Bakanlık, çoğu uygulamayı yönetmelikler çıkararak yürütmeyi uygun bulmuştur. Bu da kaygan bir zemin oluşturmaktadır. Kaldı ki, iş teftiş sisteminden işçi sendikalarına kadar, “işçinin yaşamsal tehlike durumunda iş yapmayı reddetme” hakkının kullanılabilmesine kadar bir çok yetersizlik söz konusudur.

Şişmiş sosyal yardımlar, gittikçe büyüyen işsizlik sigortası fonlarına ve “aktif işgücü politikalarına” karşın, Türkiye’de

4857 sayılı yasayla getirilen esneklik ve hükumetin bu dönemde bunu daha da geliştireceği sözü de, işçilerin başında bir Demokles’in kılıcı gibi durmaktadır. Örgütlenme ve hak arama düşmanı küreselleşmenin aktörlerinin, ekmeğine yağ sürmektedir.
Görüldüğü gibi, AKP’nin bu alandaki amacı da, tıpkı eğitim ve sağlık alanlarında olduğu gibi, küreselleşmeyle çalışma alanının eklemlenmesidir.

4.4. Sosyal Güvenlik :

AKP Seçim Beyannamesi’nin 88.sayfasında, “Sosyal politikalara verdiğimiz önem, önümüzdeki dönem daha belirgin bir şekilde devam edecektir. Anayasa’mızda ifadesini bulan ‘Sosyal Devlet’ ilkesini vatandaşımızın gündelik hayatında bütün boyutlarıyla hissettirme konusunda siyasi irademiz tamdır. Partimizin adında yer alan ‘adalet’ kavramının gelir dağılımı ve insanca yaşama boyutu olan ‘sosyal adalet’ idealini gerçekleştirmek temel amaçlarımız arasında olmaya devam edecektir.” denilmektedir.

Bir çok temel yasada olduğu gibi, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun bazı maddeleri de Anayasa Mahkemesi’nden dönmüş olup; yürürlüğü hala ertelenmektedir. Bu yasanın hukuka aykırılığının saptanması, AKP seçim beyannamesindeki “tüm insanlarımızın kapsamlı ve etkin bir sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınması şarttır” yaklaşımı ile uyuşmamaktadır. Çünkü hukuka aykırılık, insanlara haksızlık yapılmasıdır.

AKP Seçim Beyannamesi’nin 89.sayfasında, “Mevcut çalışanların, emekliliklerini hak edecekleri yaş, prim ödeme ve sigortalılık süreleri (kazanılmış hakları) aynen korunarak, tüm vatandaşlarımıza eşit ve adil bir hizmet sunulmasını sağlayacak bir emeklilik rejimi oluşturulacaktır.” denilmesine karşın, burada da, söz ve eylem çelişkisi kendisini göstermektedir. Şöyle ki: 2000 öncesi emeklilerin, maaşlarını, 2000 sonrası emeklilerle eşitleme girişimlerine engel olunmak istenmektedir. Olay şudur: 2000 yılı öncesinde emekli olanlar ile 2000 sonrasında emekli olanlar arasında, emekli maaşlarının hesaplanmasında belirgin bir farklılık vardır. Bu adaletsizliği gidermek üzere, 2000 yılı öncesi emeklileri, yeniden işe başlamakta ve birkaç gün sonra işten ayrılarak, yeni düzene göre daha yüksek maaş almaya hak kazanmaktadırlar (Cumhuriyet Gazetesi, 18.10.2007). AKP hükumeti, bu girişimi, apar topar çıkardığı bir yasa ile sonuçsuz bırakmak istemiş; ama “yanlış hesap” bu kez daha maliyetli bir çözüm ortaya koymuştur (Ali Tezel, 2007).

AKP, sosyal güvenlik sorunlarının çözümüne sığ bir şekilde yaklaşmaktadır. Sistemin tek çatı altında toplanması ve genel sağlık sigortasının gerçekleştirilmesini yeterli görmektedir. 1999 yılından başlatılan süreçle 2003 yılında SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na devri tamamlanmış; böylece, tüm sosyal sigorta kuruluşlarında, hizmet ve finansman birbirinden ayrılmıştır. Bunun için, genel sağlık sigortasının nasıl finanse edileceği ve nereden satın alınacağı dışında, sosyal güvenlik sistemini ilgilendiren bir konu kalmamaktadır.

AKP Seçim Beyannamesi’nde ve 60.Hükumet Programı’nda, sosyal güvenlik konusunda kapsamlı bir değerlendirme ve çözümlemeden çok, Birkaç hedefle yetinilmiştir. Bu bize soruna insan temelinde değil, ekonomik temelde yaklaşıldığını düşündürmektedir.

Görüldüğü gibi, AKP’nin bu alandaki amacı da, tıpkı eğitim ve sağlık alanlarında olduğu gibi, küreselleşmeyle sosyal güvenlik alanının eklemlenmesidir.

İnsan odaklı yaklaşım adına, sosyal yardım ayrıntılı oluşturulmuştur. Böylece AKP, sosyal güvenlik politikasına, sosyal yardım damgasını vurmuştur.

4.5. Sosyal yardım :
Ülkemizde sosyal güvenlik sorununun en temel belirleyicileri arasında, işsizlik ve kayıt dışı istihdam yer almaktadır. Çünkü her kisi de kişileri sosyal sigortalar kapsamının dışına itmektedir. Bu durumda sosyal yardımların devreye girmesi kaçınılmaz olmaktadır. Halbuki, çağdaş sosyal güvenlik düzeninde, sosyal yardımlar yalnızca boşluk dolduran ve en aza indirilmesi gereken desteklerdir.

Buna karşın, AKP’nin sosyal yapının güçlendirilmesi programında, en geniş yeri, sosyal yardım ve sosyal hizmetler tutmaktadır. Bu çalışmaların kapsamına, genel olarak risk altında olan ve sosyal sigorta sisteminin dışına düşen kişiler girmektedir.

Sosyal yardımlar, AKP programında da belirtildiği gibi, “ihtiyaç içindekilere (ya da muhtaçlara)” ulaştırılan yardımlardır. Bu ise, sosyal güvenliğin tarihsel sürecinde, sakıncaları ortaya konmuş ve özellikle insan onuruyla bağdaştırmakta zorlanılan bir hizmet biçimidir. Ancak görülen odur ki, AKP iktidarı ile birlikte, sosyal yardımlarda olağanüstü bir genişleme sağlanmış ve bu alanda sağlanan Dünya Bankası kredileri ile karşılıksız yardımlardan yararlanan önemli bir nüfus ortaya çıkmıştır.

AKP Seçim Beyannamesi ve 60.Hükumet programında, değişik terimlerle ortaya konulan bu yardıma muhtaç kesim, sosyal yardım bağımlısı bir konuma itilmiştir.

Yardıma muhtaç olanlara ilişkin nitelemeler:

  • Nüfusun en düşük gelirli yüzde 6’lık kesimi
  • İhtiyacı olan ya da ihtiyaç sahibi
  • Yoksul öğrenci
  • Dar gelirli

Beyannamede değinilen ve yardıma muhtaç olanlar için öngörülen, yardım ve destekler şöyle sıralanabilir :

  • Çocuklarını düzenli olarak okula göndermeleri şartıyla annelere her ay eğitim yardımı,
  • Öğrenimini sürdüren kız çocuklarına ve orta-öğrenimini sürdürenlere eğitim yardımı,
  • İlköğretim ve orta-öğretimde okuyan çocuklara kırtasiye, önlük gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması,
  • Taşımalı eğitim uygulaması kapsamında okullara taşınanlardan yoksullara öğle yemeği, özürlülere ücretsiz taşıma,
  • Okul çağı öncesindeki çocuklarının düzenli sağlık kontrollerini yaptırmaları şartıyla her ay doğrudan annelere sağlık yardımı,
  • Yaşlı-malul ve sakat aylıkları,
  • Yeşil kart harcamaları,
  • Bedelsiz kömür dağıtımı,
  • Vatandaşların acil ihtiyaçlarını yerinde karşılamak için aylık periyodik yardımlar. /li>

AKP hükumetinin, artışından ötürü övündüğü sosyal harcamaların ağırlığını, bu sosyal yardımlar oluşturmaktadır. Zaten AKP Seçim Bildirgesi ve 60.Hükumet Programı’nda, “sosyal devlet”in anıldığı satırlar, çoğunlukla, “sosyal yardım”lardan söz edildiği bölümlerdir. Bu Hükumet’in sosyal politika yaklaşımını sosyal yardımların oluşturduğunu göstermektedir.

Bu saptamamızı, Seçim Beyannamesi’nin 91.sayfasından yaptığımız bir başka alıntı ile destekleyelim : “Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı devletimizin ‘Sosyal Devlet’ olma ilkesi ve toplumumuzda sosyal adaletin gerçekleştirilmesi hedefine öncelik vermektedir. Bu çerçevede bütün sosyal yardım ve destekleri vatandaşlarımızın hakkı ve devletin de görevi olarak kabul etmektedir.”

Hükumet, sosyal sigortalar sistemimizde kara deliklerden söz ederken, sosyal yardımların hızlı artışı ile övünç duymaktadır. Beyanname’nin yine 91.sayfasında, bu olgu rakamlarla anlatılmaktadır : “Değişik bakanlıklarımızca vatandaşlarımıza ulaştırılan sosyal yardımların miktarı 2002 yılında 1,4 milyar YTL iken Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı döneminde hızla artırılmış ve 2006 yılında 5,7 milyar YTL’ye ulaşmıştır. 2003-2006 döneminde toplam olarak 14,8 milyar YTL sosyal yardım harcaması yapılmıştır. Böylece sosyal yardımların milli gelire oranı yüzde 0,45’ten yüzde 1,05’e çıkmıştır.”

Seçim Beyannamesi’nde, “insanımızı yardıma muhtaç durumdan kurtararak, kendi alın teri ile geçinen bireyler haline getirmek” bir hedef olarak konulmaktadır. Kırsal alanda sosyal destek projeleri bulunduğundan söz edilmektedir. Buna karşın, sosyal yardımların gitgide daha büyük miktarlara ulaşması, bu konuda yeterli başarının sağlanamadığını ortaya koymaktadır.

Aynı dönemde, çeşitli ülkelerde, Dünya Bankası tarafından, yoksulluğu azaltma projelerinin uygulamaya konulmuş olması dikkat çekicidir. Dünya Bankası, Türkiye’de “Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu”, Brezilya’da “Acil Toplumsal İhtiyaçlar Fonu”, Hindistan’da “Ulusal Yenilenme Fonu”, Bolivya’da “Acil Sosyal Fonu” gibi kuruluşlar aracılığıyla, yapısal reformların “tamamlayıcı” bir parçası olarak yoksulluğu azaltma projelerini ortaya koymuştur. Çoğu programın, ekonomik krizi izleyen sosyal patlamaları önleme gerekçesiyle uygulamaya konulmuş olması da dikkat çekicidir. Çünkü, korkulan, örgütlü, siyasal başkaldırılar değil; anlık, tepkisel ve en önemlisi özel mülkiyeti yani “varsıl” olanın malvarlığını tehdit eden hareketlerdir. (Zabcı, 2003)

Bu örnekler, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sosyal politikasının temelini oluşturan sosyal yardımların, diğer bir deyimle yoksulluğun azaltılması projesinin, ithal malı bir reçete olduğunu ortaya koymaktadır.

IV

AKP sosyal politikasının bir devenin iki hörgücüne benzediğini söylemiştik :

  1. Küreselleşmenin dayatmalarına boyun eğmek (“Bağımsızlık” kavramının unutulması; eğitimde ve sağlıkta özel kesimin güçlendirilmesi; sağlıkta hastaneciliğin baş-tacı edilmesi, çalışma yaşamında esnekliğin geliştirilmesi; sosyal güvenliğin bireysel emekliliğin yedeğine alınması; sosyal güvenlik fonlarının piyasa araçları olarak algılanması),
  2. Sosyal yardımları çoğaltmak (Dünya Bankası’ndan ve alınan kredilerle ya da diğer uluslararası kuruluşlardan değişik adlar altında bireylere, merkezi hükumet ve yerel yönetimlerce çalışmama karşılığında para, kömür, erzak vb. dağıtma; kişi-şirketlerden “sosyal sorumluluk” ya da “hayır yapma” amacıyla toplanan “lütuf”ların gereksinme içinde olanlara dağıtılması ).

Her ikisi de halkı daha çok yoksullaştırmaya, daha çok umutsuzluğa ve daha çok bağımlılığa itmektedir.

TÜİK ve Merkez Bankası tarafından birlikte yapılan, Tüketici Eğilim Anketleri’nin ortaya koyduğu, kısa ve uzun erimli tüketici umutsuzluğu bunun en belirgin kanıtıdır (TÜİK-MB, 2007).

Karakter özellikleri ve bir kurban motifi oluşuyla AKP’ye pek uygun düşen deve simgesinin yerine, Anadolu insanına daha uygun düşen dağ keçisini düşünmekte yarar vardır. Mücadeleci, gözü yükseklerde, bağımsızlığına düşkün bir hayvanla simgelenebilecek bir sosyal politika arayışı, bize daha çok yakışır (Fişek Enstitüsü, 2003).

Bağımsız, onurlu bir siyasal politikanın uzantısı olarak; külfetleri de nimetleri de paylaşmayı hedefleyen bir sosyal politika, Türkiye’yi, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki saygın konumuna oturtacaktır. Bu saygınlığın temel belirleyicilerinin hiç unutulmaması gerekir. Bunlardan ilki, en güçlüler karşısında bile bağımsız ve mücadeleye hazır olmak; ikincisi her şeyi toplumla birlikte yapmak; üçüncüsü de günübirlik çözümlerle yetinmek yerine öngörü sahibi olmaktır.

V

Küreselleşme, yalnızca ekonomik alanda değil, aynı zamanda sosyal alanda da bir geri dönüşü temsil etmektedir. Sosyal devletin erime süreci, kendisini en belirgin olarak eğitim, sağlık ve gelir (örgütlenme, işsizlik, sosyal güvenlik) alanlarında belli etmektedir.

Sosyal güvenlik sistemi, toplumsal yardımlaşma ve dayanışmanın örgütlenmesi ile ortaya çıkar. Her türlü örgütlenmeye karşı olan küreselleşme, onun karşısına bireysel (bireysel emeklilik, hayat sigortası, özel sağlık sigortası vb.) kurtuluş seçeneğini çıkarmıştır.

Herkese sağlık hedefi, ulusların 1852 yılından beri üretmeye çalıştıkları dünya sağlık hareketinin en önemli kazanımlarından biridir. Küreselleşme, bunun karşısına artık çağdışı kalmış bir tazminci (ve yalnızca parayı vereni kapsayan) sigorta modelini egemen kılmaya çalışmaktadır.

Türkiye’de 1980 sonrası ivme kazanan, eğitim-sağlık-sosyal güvenliğin özelleştirilmesi politikası, işte bu küresel gelişimin bir uzantısı ve izleyicisidir. Bu süreç, 1980’den bu yana, zaman zaman iniş çıkışlarla da olsa, ustalaşarak sürmüştür. Ama bunu başarma (daha doğrusu bitirme) olanağı, AKP iktidarı kadar hiçbir iktidara sunulmamıştır. Yolundaki tüm taşların (rakiplerin) ayıklandığı ve toplumun işsizlikle korkutulduğu bir ortamda, AKP iktidarı, bir taşla iki kuş vurmaya çalışmaktadır. Bir yandan bu fırsatı değerlendirerek sosyal kurumları çökertirken, öte yandan Osmanlı’nın devamı olma misyonunun gereklerini yerine getirmeye çalışmaktadır.

Para basma, yerini, dış borçlanmaya bırakmıştır. Bu süreçte, AKP’nin en büyük destekçisi, işsizlikten korkmuş; sosyal yardımlarla beslenen ve denize düşenin sarıldığı sosyal yardım “dal”ını bırakmak istemeyen, “bir işi olmayan”lar ve aileleridir.

Sosyal yardım o kadar yaygın ve koşullu sunulmaktadır ki, toplumun bir kesimi bunun bağımlısı olmuştur. En büyük korkusu, bunun kesilmesidir. Bu bağımlılık ilişkisi, Sosyal Yardımlaşma Dayanışma Vakfı, Yeşil Kart ve Yoksulluğun Azaltılması Projelerinin mimarı Dünya Bankası tarafından ustaca planlanmış ve uygulanmıştır. Böyle dış kaynaklı reçetelere “itaat” edenlere “itaat” eden geniş bir kitle yaratılmıştır.

Yaygın ve koşullu sosyal yardım bağımlıları ve ekonomik dalgalanmadan korkan “çıkar” eksenli düşünen geniş “itaatkar” yığınının yönlendirdiği ve her türlü örgütlenmenin ezildiği, bir ortamda, ulusal çıkarlardan ve demokrasiden söz etmeye olanak yoktur.

KAYNAKLAR:

  1. Adalet ve Kalkınma Partisi Seçim Beyannamesi, 2007 www.akparti.org.tr/secimbeyannamesi.asp
  2. 60.Hükumet Programı, 2007 www.bbm.gov.tr
  3. Ali Tezel : “Yeni Emeklilik Kanunu da Fiyasko” www.haber7.com (19.10.2007)
  4. Fişek A.G. (1997) : “Sosyal Güvenliğin Yolu Refahtan mı Geçiyor”, Mülkiyeliler Birliği Dergisi, Sayı 200, Haziran 1997.
  5. Fişek A.G. (2005) : “Küreselleşmenin Yakıtı : Beyin Göçü” Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı 81 Temmuz Ağustos 2005.
  6. Fişek Enstitüsü (2003) : Beyin Göçünden Beyin Gücüne, www.dagkecisi.com
  7. Cumhuriyet Gazetesi Emek Dünyası (Olcay Büyüktaş Akça) : “Emekliye Nefes Çok Görüldü” 18 Ekim 2007 Sayfa 7
  8. Türkiye İstatistik Kurumu – Merkez Bankası (2007) : Tüketici Eğilim Anketi www.tcmb.gov.tr/tuketanket/tuketicimainyeni.html
  9. Zabcı, Filiz Çulha (2003) : “Sosyal Riski Azaltma Projesi : Yoksulluğu Azaltmak mı, Zengini Yoksuldan Korumak mı?” Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Sayı : 58-1, Ocak-Mart 2003.

İlk Yayın : “Sivil (!) İtaatkarlar (ya da AKP’nin Sosyal Politikasının Çıkmazları) – (Alpaslan Işıklı’ya Armağan – 2008)